Köşe Yazıları

Eflâtun bir hikaye…

EFTUN

Bir varmış hep varmış…lakin bizim evde lüzumsuz kağıt hiç yokmuş. Dedeyle ben hariç evdeki her şey lüzumlu zaten…biz iki yarenin terki dünya vakti geldi de geçiyor, uzatmalardayız vesselam. Neden mi böyle diyorum? Neden olacak el kadar torunumuz beş yaşındaki Eflâtunumuza bir parça kağıt bile bulamadık da ondan. Yavrucak bizim minnoş limandaki birkaç köhne kayığı gördüğünden beri dedesine bana kayık yapar mısın diyor. Önceden tahtadan kayık isterken önce oyuncak  kayığa sonra da  kağıt kayığa bile razı geldi benim Eflatunum. Ahh ah ! kızıyorum benim şu kocama epey antika bir adam. Sahiden öyle, biricik torunum doğar doğmaz adına taktı kafayı, neymiş eflâtun diye isim mi olurmuş, kardeşi olunca adını turuncu koysalarmış bari. Öyle çok söyledi ki bizim kafamız şişti onun dili şişmedi. Yirmili yaşlarda onun konuşkanlığına vurulmuştum oysa. O zamanlar konuşkan olan adam 40 yıl sonra benim için gevezeye dönüşmüştü. Gerçi ikimiz de birbirimizi gevezelikle itham ediyor ve fakat en çok da birlikteyken eğleniyorduk. Yaşamın olağan döngüsü bu muydu acaba? Bilemedim. Felsefeye hep meraklı oldum. “Anasına bak kızını al” , kızımda bencileyin meraklı felsefeye. Şükretsin Baki bey (kocam) ya kızımız Sokrates koysaydı cicitorunumun ismini görürdü o zaman moru, turuncuyu…Neyse Eflâtun’a bu akşam kağıttan kayıklar yapma sözü verdik ve hepimiz rahatladık. Sözü verdik vermesine de lüzumsuz kağıtbulamadık. Birden aklıma geldi bahçede ki ardiye dolabında sarı yapraklı fi tarihten kalma bir telefon rehberi vardı. Fi tarih benim çocukluğum oluyor. Bu telefon rehberi bir rehberden fazlasıydı, içinde çeşitli ilanlar filan da olurdu. Oradan çocuğuna isim seçenler, dilek tutup rastgele sayfa açanlar…neler neler, bir çeşit şehir ansiklopedisiydi, evde, iş yerlerinde, postanelerde ve telefon kulübelerinde arzı endam ederdi kendileri. Eflâtun dedesine ısrar ediyordu; “haydi dedeciğim gidip alalım refberi nolur!”. Dedesiyse,” alalım almasına da Eflatunum onun ismi refber değil , rehber ve çok güzel rahmet yağıyor biraz dinsin de öyle çıkalım dışarıya”. Eflâtun tutturdu dedesini bırakmıyor. Rahmet iyi bir şey değil miydi dedecim niye çıkmıyoruz oraya diyor. Dedesi rahmet yağmurdur yavrum diye açıklamaya çalıyor. Baktım evde tansiyon artacak gibi. “Haydi rahmete yani yağmura çıkın, biraz yağmur kimseyi incitmez,  zaten dolunay var, ışıl ışıletraf, rehber hemen kapının sağında olmalı,  bulunca şu poşete koyup getirirsiniz. Eflatunun sevinç çığlıkları ile hızlıca  çıktılar evden ve fakat dönüşleri daha da hızlı oldu. Kapıyı örtmemle açmam bir oldu! Eflâtun hala neşeli ve bu kez bağırıyor ve “rahmet bulduk ninecim, rahmet diyor! “. Dedesi de ne olduğunu anlayamamış olacak ki, “kapıdan çıkar çıkmaz yere eğildi Eflâtun doğrulduğundan beri de rahmet buldum deyip duruyor”. Noldu demeye kalmadı Eflâtun heyecanla avucunun içinde tuttuğu minik kaplumbağayı gösterdi ve “Ninecim kapıdan çıkınca hemen kaplumbağa ile göz göze geldik, o da bize geliyormuş, yağmurla geldiği için ona rahmet adını verdim, çünkü yağmur yağıp ıslanıp, üşümese bize gelmezdi” dedi. Dedesiyle beraber kahkahalarla Eflâtun!asarıldık tabi rahmete de. Benim tatlı, iyi kalpli canım torunum. Kağıt kayıktan vazgeçti, kaplumbağamı bırakıp kayıkla uzaklara gidemem, onu yalnız bırakamam diyor. Eflâtun’un annesine okuduğumuz bir masal geldi aklıma, yarışa tutuşur tavşan ile kaplumbağa, hızına güvenerek kibirlenen tavşan ciddiye almaz yarışı da kaplumbağayı da. Zaman ilerler yarış biter kaplumbağa tavşanı geçer, tarihi sözünü söyler; ben seni hızımla değil aklımla yendim. Aklımla yendim yanıtını pek bir severim; bilgiyle beraber; sabır, çaba, mütevazılık, sakinlik ve doğru zamanlamayı çağrıştırır bana…

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu